Geçmez Günler

Mustafa Cihat’ın yeni albümü FİZANİ yayınlandı. Birbirinden değerli ezgilerin yer aldığı, bıkmadan usanmadan dinlenesi bir albüm olmuş. Albümden bir alıntı :

Artık son vuruşları kalbimin, dem tutuyor; hazan ve ölüm.

Bir defa daha bakabilmek içindi ardından giden son vapurun,

Gözlerimdeki umut ve hüzün.

Şimdi sadece Üsküdar’da süzülen martılar anlıyor beni.

Yalnızlığımı ve öylece gidişini. (Geçmez Günler – Mustafa Cihat)

Yemin

Bu sevdanın dalında hep yanmaya mı yeminin 
Erken gelen hazanda hep solmaya mı yeminin 

Bulutlarda yansın diye adını dağlara verdim 
Toprağa anlatsın diye sesimi sulara verdim 
Her mevsim uyansın diye sevdamı bahara verdim 
Dört yana savrulsun diye kokumu rüzgara verdim 

Babam ve Mavi Uçurtmam

Her sabah erkenden uyanır, kerpiç evimizin sokağa bakan penceresinden yolu gözlerdim. Bu sabah da gelmemişti beklediğim. Ne zaman tülü kaldırıp camdan dışarı baksam beni ilk karşılayan karşı bahçenin duvarından sokağa sarkan erik ağacı olurdu. Ona da her gün sıkı sıkı tembih ederdim, gelen olursa beni haberdar et diye.

Artık ne kadar vakittir pencere önünde bekliyorsam, annemin, “Oğlum, sobanın üstündeki ekmekleri de al mutfağa gel” demesiyle kendime geldim. Her sabah aynı davranışım devam ediyordu. Yedi yaşındaki bir çocuk ne beklerdi ki şu hayattan. Her gün eğlence, her gün oyun. Sabah akşam okul zamanlarından arta kalan zamanlarımızda taş döşeli yolda oyunlar oynardık. Oyun esnasında da gözlerim her zaman sokağın iki ucunda olurdu, “Ya bu taraftan gelirlerse.”

Okumaya devam et “Babam ve Mavi Uçurtmam”

Siyah Gözler

Nerede şimdi kim bilir ah o siyah gözler,

Ne yazın ne kışın bana bembeyaz gülüşün yeter,

Ne yazın ne kışın bana simsiyah bakışın yeter

ALTI ve YEDİ

Volkan ve Yasemen’e….

Öğlen sonrası, hastane odası. Başımda bekleyen onca insanın konuştukları vızıltı gibi inlerken, doktorun biran önce gelmesi için dua ediyorum. Kollarımı bir kelepçe gibi saran serumlara aldırış etmeden yatağımda doğruluyorum. Sırtımı, başımda bekleyen misafirlere ve biraz sonra doktorun gireceği kapıya dönüyorum. Doktorun mimiklerini görmek istemiyorum. Baştan pazarlık yapmıştım. Hastalığımı sadece bana söyleyecekti. Başka kimse bilmeyecekti.

Pencereden gökyüzünü seyrediyorum. Lanet olası hastane odalarının pencereleri neden şöyle kalabalık caddeleri, sokakları, manavları, insanları seyretmez de hep gökyüzüne açılır. Belki de bu mimari ayrı bir psikolojik hazırlık olsa gerek.

Doktor içeri girdiğinde herkesin dışarı çıkmasını istiyor. Bir hemşire bir doktor bir de ben kalıyorum. Elimle işaret ederek hemşirenin de dışarı çıkmasını rica ediyorum. Sadece ikimiz kaldık, böyle daha iyiyim.

– Volkan bey, bugün kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

– Her günkü gibi, belki dünden biraz daha iyi.

– Tahlil sonuçlarınız, filmleriniz hepsi aynı yönü işaret ediyor. Ama…

-fazla konuşmasına fırsat vermiyorum- –

– Hastalığım kaç harfli doktor bey?

– Efendim?

– Hastalığım kaç harfli?

-Gülüyor- Altı harfli.

– Desene, Tahminim doğru çıktı.

Babamı altı yaşımda kaybetmiştim, yedi yıllık aşkımı yirmialtı yaşımda bitirmiştim. Altı harfli amansız hastalığımı öğrendiğimde ise otuzaltı yaşındaydım. Aslında hastalığımı üç harfli Aşk olarak tanımlamıştım. Çünkü aşk bir hastalıktı. Aşk beni müebbet tutmuştu, idam fermanım yine altı harfli Kanser olarak verildi ve yine altı yediye galip geldi. Hayat bana beyaz atlarla değil, hep siyah altılarla geldi. Hayatım altılarda değişti. İsmimi altı harfli koymuşlardı, kaderim altıyla başlamıştı. Bugün yeni bir değişimin başlangıcında Kırkaltı’yı görecek miyim diye düşünüyorum. Pişmanmıyım? Hayır! Çünkü aşk pişman olmamaktır.

-Süre ne kadar?

-Ne süresi?

-Yapma be doktor, ne kadar kaldı işte, söylesene, böyle anlaşmamıştık ama.

-Sürecimiz uzun, merak etme, altı ayda her şey belli olur.

– Altı mı? Okumaya devam et “ALTI ve YEDİ”

Nalbastı Camii’nde Bir İkindi Vakti

Nalbastı Camii’nde bir ikindi vakti. Giriş kapısının hemen solunda üst kata çıkan merdivenlerin altında biraz gizli biraz açık, mihrabı tam cepheden gören yerde tek başıma oturuyorum. Hemen yanı başımdaki pencereden güneşin son ışıkları iyice içeriye dolarken rahlemde rastgele bir sayfadan okumaya başladığım Mevdudi‘nin Tefhimu’l Kur’an tefsiri açık duruyor.

Nalbastı Camii’nde bir ikindi vakti. Yavuz Sultan’dan kalma bu camide, sessizliğin ayyuka çıktğı saatte ayetleri okurken dalıyorum geleceğe. Şeytan mı musallat oldu (camide ne işi varsa), uykum mu geldi bilmiyorum, ayetler bir bir akıp giderken gözümün önünden, dalıyorum işte. Hani öyle birgüne dalıyorum ki; o günleri ‘ecek, acak’la ifade ediyorum:

Tek başımayım. Üniversitede arkadaşlarımla geçirdiğim o muazzam yıllar çoktan geçmiş, çoğuna ulaşamaz olmuş, ne bize kol kanat geren bir üst sınıftan büyüklerim kalmış, ne de gece-gündüz vakit geçirdiğim dosttan öte arkadaşlarım kalmış. Yalnızım işte, tahmininden çok çok öte bir yalnızlık. Gittiğim her yere peşimde götürdüğüm yalnızlık. Yıllar sonra hayat, benim gibi herkesi değişime uğratmış. Yalan dünya herkesi bir derde salmış; iş-aş, ev-bark, çoluk-çocuk. Bilirsin işte yaşadıklarını.

Yaşadığım onca güzel hatıra aklıma gelirken; “O günlerin kıymetini nasıl bilemedim” diyorum.Gençliğimi heba ettim, gençliğimi boşa harcadım, gençliğimi… genç… geç oldu. Çokta boş değil, çok dolu da değil. Kimilerimizin mühim güncel meseleleri vardı. Kimilerimizin hızlı değişen şiirsel hayatları. Kimilerinin “bitse de gitsek” diyerek şafak saydığı günler vardı. Vardı da vardı. Benim neyim vardı?

“Bilseydim büyümezdim” diyor şair. Büyüdüm işte, yüzlerce-binlerce geçen gün sonra daha bir büyüdüm ve hayatı, insanları, dostluğu, vefayı sanki yeniden keşfe çıktım. Amacım yaşanmışlıkları yeniden süzgeçten geçirmek. Muhasebe dersinde öğrendiğimiz gibi temiz br sayfa açıyorum. Tam ortasından bir çizgi çekiyorum. Gelir ve gideri, kar ve zararı, sevap ve günahı bir türlü denk getiremiyorum. Bilanço tahmin ettiğin gibi berbat. Görünen o ki; son vermek gerekiyor bazı şeylere, bazı şeyleri kısıtlamak, bazılarını artırmak, kısacası hesabı dengelemek için stratejik tedbirler gerekiyor. En azından o günlerde şu şu tefisirleri, hadis kitaplarını bitirseydim, en azından bir damla su taşısaydım karınca misali. Ortalığı zaten iyice karıştırdılar; kimi mealci diyor, kimi hadisçi diyor, kimi tasavvufçu diyor. Kimi Mevdudi’yi, kimi Seyyid Kutubu, kimi de Diyanet’i beğenmiyor. Birsürü hoca türedi, başka mesele kalmamış gibi develerin, sineklerin her türlü biyolojik özellikleri stand-up, show tarzında İslam özel tartışma programlarına konu oluyor. Tartışan her kesim haklılığını öne sürüyor. Algıda seçicilik, algı operasyonu had safhada. Sosyal medyada ayetler, hadisler her kesimin silahı olmuş. Oyun büyük. Büyüdüm işte, büyüdükçe öğrendim, büyümeseydim veya onlar çok büyümeselerdi öğrenemezdim. Geç kaldım diyorum. Hangisine inanacağız ki diyorum. Ah!, vah! ediyorum. Dedim ya; yeni bir yolculuk yapıyorum.

“-Geç kalmadın, yolun açık olsun” dedi Pir. Nalbastı Camii’nde bir ikindi vakti, bu sesle daldığım rüyadan uyandım. Vakit epey ilerlemiş, rahlede açık duran tefsir beni gözetliyor. Akşam vakti yaklaşmış. Bekir Hoca, ya geldi ya gelecek. Kalkmalıyım. Tek başıma beni camide yakalamamalı. Kitabı kapatmak için elime alıyorum, ipi kaldığım sayfaya koyarken bir ayet gözüme takılıyor: “Şayet biz bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, andolsun onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. (Haşr/21)”

Bu ayet üzerine elimdeki tefsir kitabını rafa koymak yerine, gömleğimin içine saklıyorum. Sanki istesem vermeyeceklermiş gibi, Allah’ın evinden Allah’ın kitabını kaçırıyorum ve her fırsatta peyderpey okumaya çalışıyorum. Ne algı var, ne ayrışma var. Okuyorum, Allah’ın bir kulu olarak, dümdüz okuyorum. Deriz ya hani; Cami cemaati.Kafam rahat.

Nalbastı Camii’nde bir ikindi vakti, yaptığım işe içten içe gülüyor, bitirmiş olduğum tefsiri yerine koyuyorum. İyi ki Okudum diyorum, iyiki… Boşverin içi boş lakırtıları ve asla boşvermeyin Oku emrini.

“-Sen böyle güzelken bana söz düşmez. Bakma böyle yazılar yazdığıma, ben aslında Oku! Emrine amade seni okuyorum sevgili” dedi Pir. Ziyaretine gittim, teşekkürler, dualar ederek, yeşil türbeden ayrıldım.

Âşık-ı Sâdık Şifası

Âşkın hakkını verseydiniz, sevgilinin penceresi önünde yağmurda sırılsıklam olmuş çocuğa,  “-Evladım zatürre olacaksın, bu sana zararlıdır” demezdiniz.

Sevgili için katlanılan cefâlar âşığa zarar vermez. Âşığı seyredenlere verir.

Ferhat dağları delerken yorulmaz, pişman olmaz. Ama onu seyredenler Ferhat yerine uflar, puflar. Mecnun çöllerde yanmaz, susuzluğundan şikâyet etmez. “-Bir Leyla peşinden koşuyoruz yalın ayak” demez. Mecnun olmayanlar böyle görür, böyle düşünür. Mecnun olmayana da Leyla görünmez.

İnanmak şifadır. Eğer kişi Âşık-ı Sâdık ise o yağmur bize bir şey yapmaz, şifa olur.

(Dücane Cündioğlu)

Sitenize youtu.be Kodu ile Video Eklemek

Youtube sitesindeki bir videoyu sitenize eklemek istediğinizde iframe kodunu almanız gerekmektedir. Tayfun Erbilen‘in sitesinden edindiğim kodu bu şekilde düzenleyerek youtube videoları altındaki Paylaş linki ile de sitenize ekleyebilirsiniz. (Tayfun beye teşekkür ederim. Mutlaka takip edin)

<?php
$a = "https://youtu.be/FiHLKyi1gt4";
$b = ltrim($a,"https://youtu.be/");

function bbkod($par)
{
$bul = array(
‘#\[v=(.*?)\]#’,
);

$degistir = array(
‘<iframe width=”100%” height=”315″ src=”http://www.youtube.com/embed/$1″ frameborder=”0″ allowfullscreen></iframe>’,
);

return preg_replace($bul, $degistir, $par);
}

// Kullanımı
$string = “[v=$b]”;
echo bbkod($string);